Londra Üniversitesi'nden iki araştırmacı görsel imajlara karşı verdiğimiz tepkilerin müzik tarafından etkilendiğini kanıtladıklarını iddia eden bir yazı yayınladılar. "Müzik tarafından duyguların çapraz Transferi" adlı makalede, "Joydeep Bhattacharya ve Nidhya Logeswaran bir insan yüzünün resmine bakan insanların eğer bakmadan önce 15 saniyelik bir müzik parçası dinlerlerse resimdeki yüz tarafından gösterilen duyguyu değerlendirmekte etkilenebileceklerini açıkladı. Eğer müzik "mutlu"ysa, özne, resim tarafından gösterilen yüz ifadesini daha çok "mutlu" olduğu yargısına varıyor- hatta ifade nötr olsa bile- ve diğer şekillerde de.



Here we go again: A paper published by two researchers at the University of London claims to prove that music affects our responses to visual images. In "Crossmodal Transfer of Emotion by Music," Joydeep Bhattacharya and Nidhya Logeswaran report that people who look at a picture of a human face can be influenced in how they evaluate the emotion shown by that face if they listen to a 15-second snippet of music before viewing it. If the music is "happy," then the subject is more likely to judge the facial expression shown in the picture as happy—even if the expression is neutral—and vice versa.


Bilirsiniz, pazar günleri küçük ailelerin yaptığı bitme bilmeyen o sıkıcı gezintileri. Haftanın altı günü birbirlerini yerin dibine sokan bu mahlukların kendilerine tanrı tarafından bahşedilen son günde de sahte bir tablo içerisine gömülmeye istekli olmalarını hangi saik açıklayabilir? Aslında gerçekten de, belki bir kız ya da bir erkek çocuğuyla, İstanbul'un cennet kokan köşelerine erişen, elindeki imkanlarını şu kısacık hayatta mutluluğa ayıranlar da vardır. Çünkü bir yaz mevsiminin en sıcak günü olan cumartesini pazara bağlayan gece, bulutların semayı doldurduğunu, artık şehrin ışıkları dolayısıyla neredeyse hiç göremediğimiz yıldızları meçhule gömdüğünü gördükten sonra, ah evet, işte tam o anda, ertesi günün tanrı tarafından kutsanmış, yani bir nevi ilahi bir gün olduğunu anlamamak imkansızdır.

Ertesi gün ayaklandığınızda yaz geceleri hiç kapanmayan o pencerelerin önündeki tül perdenin eski resimlerde ya da macera filmlerinde bulunan eski kalyonların yelkenleri gibi şiştiğini görmek insana bir sevinç verir. Yaşama sevinci! Dışarıdaki hava bahar aylarında mesela bir nisan yağmuru sonrası içimize çekebileceğimiz serinlikten uzaktır, fakat cehennem içerisinde insana tatlı gözüken acı su gibi, çölün ortasındaki bu bulutlu havalar gerçekten de bir vahadır.

Bu pazar günü milyonlarca insanın doğumuna ev sahipliği yapmıştır. Bakışlarımıza göre önemsiz, bakışlara göre mucizevi anları barındıran o saatlerde onlarca güzel çocuğun ağlayışını duyabildiğimiz gibi, dairesinde ölü bulunan gençleri de, 20 yaşında kanser olduğunu bugün öğrenenleri de ve en güzeli aşık olanları da düşenemeyiz. Çünkü insan varolduğu anı kendisiyle yaşar ve dışsallıklar uzağımızdadır. Mutluysak bu yüzden mutluyuz... Çünkü ne kalbimiz, ne de beynimiz tüm olaylara ilgi gösteremiyor, onlara yer veremiyor.
İşte böyle bir gün, eski romanlarda yüzlerinin görünümüyle çeşit çeşit kahramanlara benzetilen fakat bir insan için olabilecek en büyük güzelliklerden birine sahip olan birisiyle, yani erdemiyle anabileceğim bir arkadaşımla beraberdik.

İstikamet, belirsizlikti...

İnsan kendini iyi hissettiğinde belirsizliklere gömülür, en çok da denizin pırıl pırıl sularıyla komşu olan belirsizliklere. Bir minibüs yolu uzağımızdaki atlı köşke inmek zorunda olduğumuzdan değil, gerçekten de ne yapacağımızı bilemediğimizden oraya gitmeye karar verdik. Minibüsün bizi bıraktığı yerden itibaren yürüdüğümüz ağaçlarla kaplı yoldan geçerken denize varacağımız anı hayal etmekten kendimi alamadım. Oysa ki bir İstanbullu için çoktan alışılmış bir görüntü haline gelmesi beklenen o manzara, halen dipdiri ve ilk defa görülüyormuşcasına canlıydı. Küçük teknelerin yanlarında ellerinde gümüş, mavi, yeşil oltalarıyla yosunlar içerisinde talihlerinden habersiz olarak gezinen denizin sakinlerini avlamaya çalışan halbuki bir anlık saadet dileyen kişilerin yanında, yol boyunca gülerken görebileceğiz üstleri çıplak erkekler ve nadiren ortaya çıkan kız çocuklarının seslerini duyabilirdiniz. Her biri tek tek denize atlarken ve boğaz her zamanki sertliğini daha da arttırırken dalgalar belediyenin döktüğü yıllarca bozulması imkansız sert betona vuruyordu hatta yolun kenarındaki otobüs durağına kadar ulaşan bu dalgalar insanların keyiflerine keyif katıyordu.

Pazar gününün güzelliği otomobil sahibi orta sınıf İstanbulluları sahillere çektiği için orta şekerli bir trafik vardı. Hiçbirini umursamadan ama dedikodusunu yapmayı da unutmadan biletleri alıp, sorun çıkartan arama noktasından sonra Atlı Köşkün bahçesini dolaşmaya başlayabildik. Sağdaki merdivenleri şimdi hatırlayamadığım pek çok boş fakat bir o kadar da eğlenceli mevzuyla doldurarak çıkarkan, kafamı boğaza çevirdim. Acaba bizden önce kaç kişi bu merdivenleri çıkmış ve kafasını böylece çevirmişti? Basit bir soru, ve cevabı önemsiz.

Ama hayatımız bu tekrarlardan ibaret değil midir zaten? Babaların yaptıklarını oğullar tekrarlar, sonra onların oğulları, sonra onlarınki... Arada bir akrabalık bağı olmasa da, insanlar neredeyse birbirlerinin aynı, özgünlük koca bir yalan.

Sonunda sergiye girdik. Resimden anlamayan bir öğrenci ve öğrenci eskisinin görsel sanatlarla olan iniltileri ancak film ve dizilerle sınırlı olduğu için, yapacağım yorumların şimdiden kaliteli olmayacağının garantisini verebebilirim.

Batı'ya Yolculuk Türk Resmi'nin 70 yıllık Serüveni

70 yıl bir ömür demek, resimlerin bazıları da bir ömür tekrar tekrar bakılacak derinliğe sahipti. Her bir portrenin karşısında sabit bir şekilde dururken, gerçekte resmin size verdiği görüntüyü değil, o görüntüden yola çıkarak hayalimizde kurduğumuz imgelemleri düşünürüz.







Mesela Ayasofya'nın içini betimleyen bir resme baktığımda, resimde anlatıldığı gibi namaz kılan ihtiyarlar değil, mekanın kokusu zihnimde beliriyor. Ya da unutulmuş bir sahil kıyısını gösteren, bazen acemice, bazen isteyerek biçimsiz çizilmiş masaları, porselen takımlarını gördükçe aklıma ne kadarda kusursuz bir yaşam kurguladığımız geldi. İnadına, bütün resimlerde insanlar pek güzel, ama cidden güzel, sanki bir hayal dünyasında, Türkiye'de değilde, farklı iklimlerin oluşturduğu çeşitli güzellikleri tattığımız bir İstanbul masalındaymışız gibi...




Not: Ne yazık ki bu yazıya başlayalı ve yarım bırakalı çok uzun zaman oldu. En azından kaybolup gideceğine, yayınlayayım dedim. Sergi tarih olalı çok oldu çünkü...



Biliyorum başlık eğreti duruyor. Fakat blog'u sayfa olarak çevirmek çok da hoş olmayacaktı benim için. Bloglamaya başlayalı çok uzun süre olmadı fakat sizin de benim gibi blog'un insan psikolojisi üzerine etkilerini kısa sürede çözümleyeceğinize eminim.


Peki bir insan neden blog yazar?
Buna pek çok cevap verilebilir. Çoğu kişi eğlenmek için, gördüğü önemli, güzel şeyleri insanlarla paylaşmak için bu işi yaptığını söyleyecektir. Fakat bende gerçek bundan daha da ötede. Bazı blog yazarları kişiliklerini gizleyerek bu işi yürütüyorlar, bu sayede bambaşka kişiliklerle karşımıza çıkıyorlar. İnsanın internette özellikle, msn, facebook gibi e-sosyal mecralarda bambaşka bir yazım dili, hatta buna konuşma dili de demek gerekiyor çünkü günlük hayatta kullanmadığımız pek çok kelimeyi buralarda kullanıyoruz, yarattığı malumunuz. Bunun yanında çifte hatta üçte karakterleri de buralarda görebilirsiniz. Çünkü insan zamanla ne yazarsa ona inanıyor, yazdıkları gerçek yaşadıkları sanal hala gelebiliyor.

Biraz başlıktan kopmuş gibi duruyorum ama aslında sadede gelmek üzereyim. Şu sıralar internette pek çok blogu ziyaret ettiğimi söyleyebilirim. Bu sayı gerçekten de çok fazladır. Dikkatimi çeken şey, binlece şiirin, hikayenin, yorumun yazıldığı pek çok blogun terkedilmiş olması hem de yazdıkları onca olağanüstü şeye rağmen.

İngiliz Kraliyet Ailesini anlatan filmler ve dizilerin hepsinde aynı şey işleniyor gibidir. Aşk, ihtiras, kibir, inanç, politika ve kader. The Young Victoria ise, görkemli kıyafetlerin, ışıltılı salonların ve her şeyden önemlisi klişe dünyayla birlikte bize bilgece dersler de veriyor. Bir Kraliçe'nin özgür olmadığı düşüncesi her ne kadar sık sık duyduğumuz bir fikir olsa da, bir Kraliçe'nin kraliçe olmakla özgürleşeceği düşüncesi ondan daha basmakalıp fakat eleştirilen diğer bir varsayımdır. Bir film bize ne vermelidir, bize ne düşündürmelidir sorularına pek çok cevap verilebilir; Eğlendirmek, duygulandırmak, öğretmek belki de hiçbirini amaçlamadan para kazanmak.


Ben batı dünyasının kendi tarihlerine, kendi tarihi figürlerine ne olursa olsun sahip çıkmalarını beğeniyorum. Her ne kadar çeşitli kimseler tarafından fabrikasyon olduğu iddia edilen bir "ingiliz kraliyet ailesi" filmleri serisi olduğu söylense de, eser kaliteli, oyunculuklar güzel olduktan sonra ben her filmin izlenebileceğini düşünüyorum.



"Dickens hakkında yazan ve onu anlatan biri olarak, Dickens'ı neden hala okumalıyız sorusu sık sık kafamda gezinen bir soru. Fakat bu soru, neredeyse on yıl önce, 30 lise öğrencisinin bulunduğu bir sınıfın karşısında konuk konuşmacı olarak durduğum bir sırada olduğundan daha sorun çıkartıcı olmamıştı hiçbir zaman. Neredeyse 20 dakika boyunca, elimde David Copperfield'in 1850 baskısı bir kopyasıyla, öğrencilere Dickens'ın Viktorya Dönemi okuyucuları için, şu an Televizyon dizilerinin onlar için oluşturduğu gibi, trendler ve modalar yaratan oldukça "sonraki-haftanın-modası" tipinde bir yazıma sahip olduğundan bahsediyordum.

Sonra bir el sınıfın ortasında havaya kalktı.

" Neden bunları hala okumalıyız ki?" dedi.

Dilim tutulmuştu çünkü o an farketmiştim ki Dickens hakkında Doktora yapmaya başlamış olmama rağmen bu soruyu hiç kendime sormamıştım.

Verdiğim cevap kabul edilebilirdi: "Çünkü Dickens size nasıl düşüneceğinizi öğretir" dedim. Fakat pek çok yazar size nasıl düşüneceğinizi öğretebilir ve biliyordum ki gerçek neden bu değildi.
Bu soru yıllarca kafamı kurcaladı ve kendime cevaplar bulup durdum, fakat hiçbir zaman tamamen tatmin olmadım. Dickens'ı sadece zamanının bir adamı olduğu için değil, bunun yanında bizim zamanımızın da bir insanı olduğu için okuruz. Dickens'ı okuruz çünkü onun algılaması ve insan ruhuyla ilgili gözlemleri derin, açık, etkileyici ve aydınlatıcıdır, ve çünkü bize oldukça tanıdık gelebilecek kişisel davranışları ve alışkanlıkları resmederek bir şeyler anlatır. Onun fakirlik ve yardımseverlikle ilgili mesajları on yıllar boyunca seyahat etti ve onun karakterlerinin tecrübelerinden neredeyse kendi tecrübelerimizden öğrendiğimiz kadar kolay bir şeyler öğrenebiliriz.

Bunlar Dickens'ı okumak için mükemmel nedenler. Fakat bunların hiçbiri Dickens'ı okumamızı sağlayan tam tamına gerekçeler değil.






Bir cevap için araştırmam devam etti fakat hiçbir zaman başarıya ulaşmadı, ta ki başka bir liseden gelen ve bir kompozisyon yarışması için yazdığı yazıyı incelediğim bir öğrencinin verdiği küçük bir ipucunu aldığım yıla kadar. "Dickens'ın romanlarını okumalıyız" yazmıştı, "Çünkü onlar bize, olabilecek en mükemme yolla, neden böyle olduğumuzu anlatırlar." ("because they tell us, in the grandest way possible, why we are what we are.")

Jon Micheal Varese'nin Guardian.co.uk adlı sitede yayınladığı blogundan alıntılanmış ve Türkçeye çevrilmiştir.

About this blog

İzleyiciler

Blogger tarafından desteklenmektedir.