Aşağıdaki makale Dissent Magazine adlı derginin 2009 Bahar Sayısı'nda Marshall Berman (Soldaki fotoğraf) tarafından yazılmış olan
"Orhan Pamuk and Modernist Liberalism" adlı makalenin Türkçe çevirisidir. Makale blog sahibi tarafından çevrilmiştir.






Bugün, küresel bir kültür mevcut mudur? Bence mevcuttur. Onun görüntüsü, filmlerden, eski ve yeniden, ve televizyondan gelir; sesleri rock and roll, rap ve caddedeki ağır trafiktir. Fakat sadece roman bütün noktaları birleştirmeyi denemek ve koca dünyayı biraraya getirmek için Faustçu küstahlığa (chutzpah) sahiptir. Orhan Pamuk, dünyanın en büyük roman yazarlarından biri, Dissent'in iki adım ötesinde çalışıyor ve yaşıyor. En azından onun burada olduğunu okuyucularımıza haykırarak bir şeyler yapabiliriz. Onu tanımıyorum, fakat onun yakınlarda olduğunu bilmek heyecan verici. Pamuk, yılın yarısını NewYork'da , Columbia'da karşılaştırmalı Edebiyat öğrettiği yerde, yılın diğer yarısını da yaşadığı şehirde, İstanbul'da, gerçekleri söylediği ve başını belaya soktuğu yerde geçiriyor.

Eğer fiziksel olarak Pamuk buraya çok yakın olmasaydı bile, onunla bağlantı kurmak kolay olurdu. Kitaplarının çoğuna ulaşmak ve dikkat çekici bir şekilde içine dalmak kolay. öncelikle bu kitaplar mükemmel tartışmalar ve hayali yolculuklardır . Hepsi Türkiye'de geçiyor, geçen yılda ya da 500 yıl öncesinde. Pamuk Ülkesi garip bir şekilde başka türlü, bize bütün yaşamımız boyunca bu ülkeyi bildiğimizi hissettiriyor. Şimdi, Orhan Pamuk ellilerinde, gücünün doruklarında çalışıyor. İnsanlar kısa bir zaman önce "Romanın Ölümü"nden korkuyorlardı. Pamuk'un kitapları, Roberto Bolano'nunkiler de dahil olmak üzere, bunun doğru olmadığını bize kanıtlıyor. Roman hala D. H. Lawrence'in yüzyıl önce söylediği gibi: "Hayatın parlak bir kitabı." Şimdi ise ışık ve hayat bir kaç merkezden değil bütün dünyadan geliyor.

Pamuk'un Kar romanı 11 Eylül 2001 saldırılarının sürüklediği geniş bir endişenin ortasında Batıda ortaya çıktı. Bir yazarın (Daniel Benjamin) çağırdığı şekilde "Kutsanmış Terörün Çağı"nın bağlamı içerisinde yorumcular ve okuyucular için bu kitaba çamur atmak kolaydı. Pamuk bir melodramanın korkunç bir yazarı haline geldi ve onun melodraması bizim ortak melodramamızla birleşti. Kar, sürekli bir çok satan haline geldi. Şimdi, daha iyi bir zamanda, onu tekrar okuyabilir ve satır aralarında daha fazlasını görebilir ve bulabiliriz. Bulabileceğimiz şeylerden biri ,"modern" olmanın ne olduğuna dair kaliteli bir tartışmadır.

Sunay Zaim, Türkiye Cumhuriyeti'nin kültürel bir bürokratı, kitabının sonundan hemen önce şöyle söylüyor. "Korkma, bu insanlar moderndir." Bunu Ka'ya, içine kapanık "modern" bir
şaire, söylüyor. Ka, Batı'da yıllardır sürgündedir. Ka, bu sefil sınır şehrine genç kızlar arasındaki dini - ya da sahte dini- intihar dalgasını konu alan bir araştırma haberi yazmak için geri gelir. Bu kızları bunu yapmaya neyin sürüklediğini asla öğrenemeyiz; fakat 20. yüzyılın sonunda Türkiye'de, kontrolsüz şiddetin herkesin günlük yaşamı içerisine püskürdüğünü öğreniriz. Sunay, İnsanların Cumhuriyete inancı olursa her şeyin düzeleceğini söyler. Fakat Pamuk'un Ülkesinde, ana ekin ironidir. O bütün yıl boyunca, diğer bütün ekinler kaybedilse de, büyür. Türkler onunla yaşar fakat ihracat için bir kısmı bırakılır. Yani, bir Pamuk karakteri diğerine korkmaması gerektiğini söylediği zaman, biz yazarın alarmlerinin çaldığını görebiliriz. Bir karakter modern olmanın Türk insanlarını sağlam ve mutlu yapacağını söylerse, şakayı anladığımızdan emin olmasak da, yazarın ironik kahkahasını duyabiliriz. İroniye direniyor gözüken tek şey kar'ın kendisi; yeryüzü üzerine çöreklenmek, hikayeyi boğmak, hayatı dondurmak, güneşi gizlemek...

Hala onun, çalışmasındaki hayali ve modern her şey gibi, Pamuk'un karı olduğunu biliriz. Bu kar plaja ve balta girmemiş ormana düştüğü kadar, kutuplara da düşer; küresel ısınma ona karşı bir koruma sağlayamaz, o bütün dünyayı sarar.

Sunay, Kar'ın dramatikikliminin şekillendirdiği Pamuk'un en etkileyici sahnelerinden
birinin başında güvence verir. O, bir şekilde, emekli bir aktör ve yapımcı, oyuncuları teşvik eden, ve ilin kültür bürokratı olarak cumhuriyet için uygun bir iş bulan baştan sona zeki biridir. Sunay, açık bir şekilde komik bir karakter, Pal Joey'in ya da Guys and Dolls'un yol prodüksiyonlarından bir kaçından ödünç alınmış gibidir; Kar'ın ağırbaşlı dünyasında onunla karşılaşmak hayret vericidir. Onun Kars'taki işi, Aydınlanma, Seküler Hümanizm ve Modernite için bir tür halkla ilişkiler uzmanlığıdır. Sunay Dissent okuyucalarının büyük çoğunluğunun (Muhtemelen Pamuk'un da olduğu gibi) inandığı ve uğruna öleceği fikirlerin klişe versiyonlarıyla dolup taşar. Gerçekten de bu durum onun varlığını sıkıntılı yapar. Onun laflarını dinleriz ve düşünürüz, Bu inandığım şey değil midir? Oh! Fakat sonuna kadar okursak, ona acımamız gerektiğini anlarız, yüzleştiği şey yüzünden- ya da Pamuk'un onu yüzleştirdiği şey yüzünden. Sunay, komedisini bir trajediye çevirir.

Sunay arkadaşlarına korkmamalarını söyler. Pamuk ülkesinde bu mesaj bütün alarmleri tetikler. Bu zavallı adamın başına ne felaket gelmiştir? Kar neredeyse biter, yani en azından çok beklememiz gerekmeyeceğini biliriz. Pamuk'un cevabı sadece daha fazla soru ortaya çıkartacak ve "gizemli anlamlar" olarak andığı bir moebius gezisini başlatacaktır. Anlaşılır ve belirgin olan bu Halkla İlişkiler uzmanının hiçbir zaman çözülemeyecek gizemli bir olay haline gelmesi tipik bir Pamuk ironisidir.

Kar, askeri bir darbe ile doruğuna ulaşan bir belalar zamanı içerisinde kuruludur. Türk öğrencilerimin bazıları, Pamuk'un 1980 darbesini kastettiğini düşünüyor; diğerleri belirgin bir tarihi reddediyor, ve onun amacının "tipik bir 1970'ler sonrası darbesi" yaratmak olduğunu söylüyor. Fakat ilk olarak, Sunay, Kars'ın insanlarını Cumhuriyet'le bütünleştirecek bir tiyatro oyununu gösterime sokmak ister. Sunay, eğer Kars'ın insanlarını inanırlarsa, oyunun onların bütün problemlerinin (en kötüleri ekonomik kriz ve kitlesel işsizlik) üstesinden geleceğini düşünür. Sunay'ın gün sonunda bu insanların inanacaklarına dair inancı vardır.

Sunay insanların modern olduğunu söylediği zaman, onların kendi bilinçlerinin farkında olduklarını, mutlu olma hakkı için, sevme hakkı için ve kendilerini düşünebilme hakkı için savaşmaya istekli olduklarını kasteder. Modern değerler ya da modern insalar arasında çatışmalar ortaya çıksa bile, "Korkmayın" der. Bu modernitenin klasik hümanist bir vizyonudur; Bu, Stendhal, Emerson, Victor Hugo, George
Eliot, John Dewey ve Margaret Mead tarafından beninsemiştir. Sunay darbe öncesi Türk Cumhuriyeti'ni bu klasik vizyonun canlanışı olarak görür.

Sunay korkmamak gerektiğini söylese de, en azından endişenebiliriz. Eski dostu ve önemli hanımı Kedife ile ilgili bir problem vardır. Sunay, kendisinin Kedife'yi insan özgürlüğü adına uyardığı ve başındaki islami başörtüsünü fırlatıp atmasını istediği garip ve rahatsız edici bir sahne yazar. Kedife önce direnir, sonra tereddüt eder ve boyun eğer, ve bu rolünü yaptıktan sonra, ona doğru dönecek ve öldürmek için Sunay'a ateş edecektir. Sonra da seyircileri selamlamak için aktörler elele, en iyi arkadaşlar olarak ortaya çıkacaklardır.

Kedife rolü almakta isteksizdir. Salonda terbiyesiz ve kavgaya hazır insanlar vardır, ve onları provoke etmekten dolayı endişelenir. Fakat Sunay onu zorlar ve Kedife ona boyun eğer ve en azından devam etmeyi kabul eder. Meselenin doruk noktasına kadar her şey pürüssüz bir şekilde devam eder; sonra silahın dolu olduğu anlaşılır, mermiler gerçektir, yerlere dökülen kan sahte değildir, ve Sunay gerçekten ölür. İnsanlar çığlık atmaya başlar. Biraz sonra askerler içeri gelir. Salon bir kaos ve kıyamet halindedir. Eğer bunun gibi bir şeyin gerçekten olacağını bilseydi, bir insan ve vatandaş olarak Pamuk korkardı. Fakat sıradan hayatın kanlı bir dehşete döndüğü bu sahnede, bir yazar olarak Pamuk mutlu bir şekilde evindeydi. Pamuk okucuyularının pek çoğu insanların zor bir durumda bulunduğu ya da otoritelerin daha sonra çözmeye çalışacağı bu şartlar dolayısıyla kendilerini büyülenmiş bulurlar. Sunay silahın dolu olduğunu nasıl bilmez? Kendisinin ölümünü düzenlediğini mi düşünmeliyiz? Eğer bunu yaptıysa, katille bu sırrını paylaşmadı demektir. Pamuk, Kedife'nin yaptığı şeyin farkında olmadığını bize açıkça ortaya koyar, farkında olsaydı çıldırırdı. Fakat, eğer Kedife onu öldürmek istemeseydi bile, gerçek şu ki Kedife'nin yaptığı şey herhangi bir dini bahaneden daha etkili bir şekilde hayatını mahvedecekti.


Sunay ne düşünüyordu? Şeytanlığı reddeden bu adamı içindeki hangi şeytan bunu yapmaya sürüklemişti? Bu gizemli olayda bir şey açıktır: bu atışlar Sunay'ın Modern yaşamının aydınlık vizyonunu parçalara ayırır. Gece onun planlandığı gibi modern bir gösteri olarak sonlanır. Fakat bu gece, insanların intihar bombacıları haline geldiği ve birbirlerini havaya uçurdukları kadar birbirlerini sevdikleri yerde, korkunç bir şekilde çarpıkça moderndir, geniş bir şekilde bilinçsiz, yoğun fiziksel tersine dönmeler, mayın tarlaları gibi varlıksal tuzaklardır. Sunay modern hayatın zaferlerini göstermek istemişti; fakat bir şekilde modern ölüm şovu bastırmıştı. Aslında, bu ironi 20. yüzyıl tarihin büyük çoğunluğunda görülür. ( 21. yüzyılda daha mı iyi olacak? Bilmek için şu an çok erken.)

Sunay'ın yaşamsal gücü azaldığı kadar, hayali gücü artar. Ölmeden önce tek şeyin farkındadır: "Hiçbir zaman modern olmayacaklar", "Modern sanat hakkında hiçbir şey bilmiyorlar." Bu çok ciddi bir kara mizah örneğidir. Fakat bir insan modern sanatı bilmeyi neden istemelidir? Modern sanat ona ne verebilir? Pamuk dikkat çekici bir cevap sunmaz, fakat bu da bir başlangıçtır: küresel bir ufuk ve ateşli bir empati akışı, ironi ve karmaşıklık için bir duygu , karşıt düşünceleri birarada sindirebilme, inanma ve sevebilme kapasitesi. Şair John Keats, ölmeye terkedildise de, gücünü "negatif kapasite" olarak anar. Sunay'ın yaşamının acı dolu son cümlesi sanatının ilk işidir. Pamuk'un onunla bağlantılandırdığı ağır değişiklikler bize modern sanatın uğruna ölünebilecek bir şey olduğunu- ya da yaşanacak bir şey olduğunu anlamamızda yardımcı olur.

KAR'da ve bütün iyi yapıtlarında, Pamuk, radikal uçlara doğru hareket eden bir süreç içerisinde modern yaşamın bir dramasını yaratır. Modern erkekler ve kadınlar baskı altındadır ve bunu bilirler. Yapılması gereken nedir? İnsanların yönelebileceği birbirinden farklı iki radikal yol vardır: (1) En açık ve cömert çevreyle temasa geçebilirler; Bu, Pamuk'a göre, Modern Sanat'ın anlamıdır, onu geliştiren ve hala yaşatan nedendir.
(2) Ya da en katı ve şiddetli münzeviliğe dalabilirler; ilk gidecekler arasında modern hayatı diğerlerinden daha fazla seven modern yazarlar ve sanatçılar olacaktır.

Pamuk planı desteklediğini açık bir şekilde gösteriyor (1), fakat o planın temel demagojik gücü konusunda endişeleniyor (2).
(1)'i kendisiyle özdeşleştiriyor, çünkü bunun ahlaki olarak doğru olduğunu düşünüyor, fakat aynı zamanda, modern dünya'da, bize sadece daha güçlü ve "sıcak" değil, fakat daha katı ve kalıcı mutluluğu getirdiğini düşünüyor. Bununla birlikte kendi insancıl isteğini karşılamak için (1), örtmek için bir yol bulması gerektiğini düşünür (2). Diğer bir anlamda, Modernizm bir şekilde insanları ve yoketmek istedikleri gücü sindiren yaşamsal bir görevdir.

Bu görevi abartacak olan fakat onıu aynı zamanda daha derin ve emici hale getiren şey, modernizmin ana düşmanının- insanların ben gençken sık sık söyledikleri gibi- "gelenek"olduğu düşüncesi değildir, fakat bundan daha garip ve daha karışık olan, benim "Modernist Anti-Modernizm" olarak andığım şeydir. ( Kısaltarak MAM olarak kullanacağım.) Thomas Mann'dan beri yazarların çoğu, Pamuk kadar MAM'ın dünya için tarihi önemini anlayamadı.
3. Reich'ın zaferi sırasında, MAM dünyayı şok etti. 1945'te Nazi'ler yenildiklerinde, ailem gibi liberallere göre artık Nazi'lerin sonu gelmişti ve doğruluk ve şeffaflığın çağı doğmuştu. Yazık ki, olaylar bu şekilde gelişmedi. MAM devam eden büyük bir insani cazibeye sahipti, ve pek çok yenilgiye rağmen geri gelmeye devam ediyor. MAM pek çok ayrı kültüre rahat bir şekilde uyum sağlayabilir; solun taraflarını ve sağın klasik taraflarını birleştirebilir- benim ve Pamuk'un tarafını değil. 20. yüzyılın bütün yarısını lanetledi ve hala yaşıyor ve güçlü.

MAM Pamuk'u hem korkutuyor hem de etkiliyor. Onu kendisinin en mükemmel karakterlerinden birini, yakışıklı kadın avcısı ve karizmatik demagog Mavi'yi yaratmasına ilham verdi. Kar'daki Modern sanatın ana sesi şair Ka'dır. Ka ve Mavi arasındaki çatışma kitabı sürükleyen güçlerden biridir. Çatışmalarının büyük bir çoğunlu Kedife'nin kızkardeşi, Pamuk'un en iyi karakterlerinden biri olan etkileyici ve bağımsız bir kadın olan İpek üzerine odaklıdır. O ikisini de sever, ikisiyle de yatar ve onların her ikisi de İpek'in ruhu için savaşırlar. İpek Modernizmin şairini mi yoksa MAM'ın dahisini mi kucaklayacaktır? Pamuk, İpek'e bizi gerçekten de ilgilendiren içsel bir görkem verir; bir süreliğine dünyanın kaderinin bu üçlü arasındaki sonuç üzerinde döndüğünü hissederiz. (Pamuk, insanların onun kadınlar ve aşk hakkında yazdığı şeyleri takdir etmediklerini söyledi. Umuyorum ki ona bunun yanlış olduğunu bildirmenin bir yolu vardır!)

Ka ve Mavi, konuşarak çok vakit harcarlar. Ya da sadece Ka konuşarak harcar. Tartışmaya ve sohbet etmeye çalışır. Mavi ise atıp tutar; hınchınç doldurulmuş bir futbol stadyumunda daha önce kullandığı dilin tıpatıp aynısıyla konuşur. Mavi der ki; , Batı'da "Demokrasi, özgürlük, insan hakları önemsizdir.", "Bütün Batı'nın, dünyanın geri kalanından istediği maymunlar gibi onları taklit etmeleridir." Ka, 20. yüzyılın sonunda, Batı'nın insan çeşitliliği üzerine kurulu olduğunu açıklamaya çalışır. Mavi onu sadece reddeder. "Sadece bir Batı ve bir Batılı bakış açısı vardır. Ve biz de karşıt görüşü benimseriz." Bu cümledeki "biz" nedir? Mavi asil "biz"i mi kullanıyor? Yoksa bütün Batı-dışı dünyanın kendisi olduğunu mu iddia etmeye çalışıyor? Ne olursa olsun bu değişmez olan insanların bakış açısını yansıtan bir perspektiftir. Kadınlara da böyle davranır ve bu şekilde davrandığı için memnun olan pek çok kadın bulur. ( Biraz sertleri de dahil olmak üzere) Aynı zamanda suçsuz militan çocuklara da böyle davranır: genç takipçlerini manipüle ederek orduyu provoke eder ve onların öldürülmesine neden olur- fakat hastane yatağında ölmeden önce " lütfen annelerimize söylemeyin" derler.

Mavi militan bir İslami hareketin lideridir, fakat dini inancın en ufak bir belirtisini göstermez. Soğuktur, yansızdır, alaycıdır, fırsatçıdır, manipülatiftir. Eğer onu tanımlayacak tek bir kelime varsa, 19. yüzyılda büyük rus yazarlarının ortaya koyduğu kelimedir: Nihilist.
Ka'nın onunla ilk karşılaşmasında şiir umutsuzluğa sürüklenir. Ka kendisini W.B Yeats'ın "İkinci Gelen" şiirindeki aciz emiciler gibi hisseder:

En kötü tutkulu kuvvetle doluyken,
En iyi bütün inançlardan mahrumdur.

Mavi Batı'nın seksüel lisansını kınar, fakat, nihilist olan, o bütünüyle Türkiye'de sürdürülen aşk ilişkilerinden bezmiştir. Onun kızarkadaşları hem İpek hem de Kedife'dir. Bu kızlardan daha fazlası vardır, ve bütün hepsi bunu biliyor gibidir. Kendilerini ona doğru bir Rock Yıldızının peşine takılan kızlar gibi atarlar; bütün bir adanmışlıkla ona saygı duyarlar, bütün benliklerini kolayca ona sunarlar. ( İpek ve Kedife "Adamım" ya da "Her şeyim" diyen mükemmel düet kızkardeşleri olabilirler.) Mavi'nin seks yaşamı Haremleriyle birlikte ortadan kaybolan Osmanlı Sultanları ve Paşalarının gülünç bir taklitidir. Fakat kadınlar üzerindeki gücü postmodern'dir; onu dönüştüren şey özgürlüğün boyun eğmesidir. Pamuk bizi Dostoyevski'nin "Büyük Engizisyoncu"suna götüren yol arasında bir bağ kurar. Her şekilde kadınlar Mavi'de ne görürler? Açıklamaya çalıştıkları zaman, ortaya döktükleri şey Mavi'nin onları bir çeşit hipnoz transına sokan sarsılmaz keskinliğidir.

Ka, inançlarının ne olduğunu açıklığa kavuşturmasına gerek olduğunu farkeder ve İpek'e Kars'ta elde edemeyeceği bir tür mutluluk sunar. 10 yıldan fazladır Batı'da bulunduğu sürgün boyunca, çoğunlukla Batı Almanya'da, ne öğrendiğini hatırlamaya ihtiyacı vardır:

Batı'da bu şekilde yaşamazlar. Burada olduğu gibi değildir; Herkesin bu şekilde düşünmesini istemezler. Herkes, en sıradan bakkal bile, kendi kişisel görüşüne sahip olmaktan dolayı böbürlenir.
Ka, inançlarının ne olduğunu açıklığa kavuşturmasına gerek olduğunu farkeder ve İpek'e Kars'ta elde edemeyeceği bir tür mutluluk sunar. 10 yıldan fazladır Batı'da bulunduğu sürgün boyunca, çoğunlukla Batı Almanya'da, ne öğrendiğini hatırlamaya ihtiyacı vardır: Ka "en sıradan bakkal"ın Batılı bir şehirde sahip olduğu özgürlüğün büyük bir tarihi kazanım olduğunu farkeder; modern bir şair bunu onaylamaktan gurur duyabilir.( Kafka'nın Ks'lerinden biri bu bakkal'ın marketinde alış veriş yapmaktan gurur duyardı.) Bununla birlikte iyi giden şeyler de şunlardır: dürüstlük, karışıklık, saygı, gerçek aşk, içten bir diyaloğun yaşandığı bir yaşam, diğer insanlarla iletişim, göreceli olarak özgür bırakma ve açık kitle medyası, İpek'in kişiselliğinin tanınacağı bir yere bir bilet, şehrin özgürlüğünden hoşlanacağı bir yer ve ne bir aileye ne de bir adama tamamen bağlı olmayacağı bir yer. Ka kendileri için sadece bir çift olarak güzel zaman geçirmeyi değil, bir şeyler için taraf tutmayı hayal eder. Taraf tutacakları şey Modernist Liberalizm olarak çağrılabilir. Bu hayaldeki en büyük problem, Pamuk'un da gördüğü gibi, evde gerçekleştirilememesidir. Dışarıya çıkmalıdırlar.

İpek bu hayal tarafından heyecanlandırılır. Bir anlığına kendini Mavi'nin kavrayışından kurtarır; Ka ve o pek çok kez aşk sahneleri yaşarlar, en azından biri ateşli ve hassastır; İpek, Ka'yla Almanya'da hemen yeni bir yaşam arzular.

"Almanya'ya gittiğimiz zaman, çok mutlu olacağiz" dedi İpek, kolları Ka'nın boynuna dolalı. "Beni götüreceğin sinemadan bahset."

"Frankfurt'ta Film Müzesi'nin içinde pazar geceleri dublajsız Amerikan sanat filmlerinin gösterildiği bir sinema var." dedi Ka. "İstasyonun çevresindeki restaronlardan birinde duracağız ve döner ve tatlı turşu yiyeceğiz. Eve geldikten sonra, televizyonun önünde rahatlayabiliriz. Sonra sevişeceğiz. Siyasi sürgün maaşımla ve yeni şiir kitabımdan yapacağım okumalarla kazanacağım paramla yaşayabiliriz- ve hiçbirimizin sevişmekten başka bir şey yapmasına gerek kalmaz.

İpek, " Bu çok güzel" dedi.

İpek bu hayal tarafından heyecanlandırılır. Bir anlığına kendini Mavi'nin kavrayışından kurtarır; Ka ve o pek çok kez aşk sahneleri yaşarlar, en azından biri ateşli ve hassastır; İpek, Ka'yla Almanya'da hemen yeni bir yaşam arzular.

Bu hayal çok güzel! Aşklarını çok ateşli yapan şeylerden biri bildiğimize göre kendilerine bir yatak yapmak zorunda olmalarıydı. Eğer seksüel aşkı kastediyorsak, John Donne'nin söylediği gibi, bir çift "bu küçük odayı her bir yer yapabilir", bu çiftin kendi odalarını inşa ettiklerini, paylaşacakları varoluşsal bir yer yarattıklarını görmeliyiz. Burada olmadan önce, hem kendileri hem de diğerleri için savaşmaları gerekiyordu: Ka, içsel izolasyonunu kırmalı ve başka bir kişiye odaklanmalıydı; İpek, ailesinin tasvip ettiği bir aşktan ya da halen birlikte olmak istediği baskın aşığından ayrılmalıydı. Modernizmin insancıl arzularını yerine getirmek için, paylaşılmalıydı. Bu noktadan kavrarsak, ortaklık büyük mücadeleler yaşatır, iyi insanların hiçbir hataları olmadan kaydebilecekleri mücadeleler.

İpek'in şu cümlesi, "Almanya'ya vardığımız zaman çok mutlu olacağız" çok dokunaklı ve kalpkırıcı, başlıbaşına incelenmeyi hakediyor.
Alman- Türk ilişkilerinin yüzyıllar öncesine, Almanya'nın sadece bir eyalet olduğu ve Osmanlı Türkiye'sinin dünyanın en güçlü ülkesi olduğu döneme gittiğini biliyorum. Bugün, bu zeki ve duygusal kadının Almanya'yı hayal etmesi ne anlama gelir? Almanya ve Türkiye ortak derin bir karanlığa sahipler; iki millet de soykırım işlediler. Karanlık daha derine bile gider. 1942 yılında, Hitler'in yakınları Yahudilere karşı "uç tedbirleri"nin uzun dönemli skandal etkileri hakkında endişlendiklerinde, Führer öfkeyle söylenerek, "Ermenileri kim hatırlar" dedi. Yani, Türkiye'nin Birinci Dünya savaşı sırasında Türkiye'nin kitlesel ermeni katliamı sadece kendi içinde canavarca değildi, bununla birlikte eşine rastlanmamış en büyük kitle katliamına hizmet etti. Dahası soykırım politikası insanların sadece yaşamlarını değil, yaşamlarına ait hafızanın bile yokedilmesinin makul olduğu inancına dayanarak oluşturuldu; yani bu soykırım, eğer "haklıysa", hiçbir zaman eleştirilemeyecekti, çünkü kurbanlar hiçbir zaman hatırlanmayacaktı.

Bu sırada, görünüşe bakılırsa, Türkiye eşit ölçüde çalışarak unutmakta zorlandı. Yarım yüzyıl önce isimsiz alkolikler Türkiye'ye uygun düşen çok iyi bir deyim ürettiler: gerçeği kabullenememe. İpek ve onun yaratıcısı gerçeği kabullenemeyen bir ülkenin hayatlarının baharını zehirlediğini ve daha fazla karanlık ürettiğine inanıyor gözüküyorlar. Bu nedenle İpek gidebilmek şansına karşı heyecanlanır ve paylaştıkları ortak karanlığın arkaplanına karşı, bugün pek çok Türk bu nedenle Almanya'yı ve Alman kültürünü ışığın kaynağı gibi görürler. Almanya kendi soykırım geçmişiyle ilgili dürüst ve açık olacağına dair söz verdi. Bu bir nedenle olmalı ilk Türk'ün Almanya'ya çalışmak için gitmesinden yarım yüzyıl sonra, pek çok Türk entelektüeli hala Almanya'yı hala vadedilmiş bölgeleri olarak görür.

Ka ve İpek'i buraya getirmek kahramanca olmalı. Fakat dört gözle bekledikleri hayat, en azından buraya getirecekleri, kahramanca olmayacak, sıradan, "normal" olacak. Ben Bronx'ta büyürken, 2. Dünya savaşından yıllar sonra, orası Holokosttan kurtulmuş Yahudiler ile doluydu. Onlarla tanıştığımda, kasaptılar, fırıncıydılar, terziydiler, taksi şöförüydüler, nalburiye ve kırtasiye dükkanı sahibiydiler. Onlar sadece Ka'nın "en sıradan bakkalı" gibiydiler- filmlere gidecek olan ve ( çoğu benim sınıf arkadaşım ve arkadaşım olan) çocuklarına ödevlerini yapmaları gerektiğini seslenecek olan normal Bronx Yahudi'leriydiler. Fakat pek çoğu konuşmak istememesine rağmen, sadece bir kaç yıl öncesine kadar Nazilere karşı direniş örgütünün kahramanlarıydılar. Korkunç acı çektiler, fakat kurtulduklarında, Ka'nın ve İpek'in olmayı umut ettikleri insanlar olmak için bir şansa sahiptiler.

Modern Kültür tarihi içerisinde, Ka'nın ve İpek'in hayallerine ve umutlarına başkanlık eden tarihi çift Fransız Devrimi anından gelir:onlar, Mozart'ın Sihirli Flutü'nden gelen Papageno ve Papagenadır. Ka ve İpek, iki yüzyıl sonra, Mozart'ın temasının modernist bir türevi olabilirlerdi. Onların kucaklaşmalarına, bütün kitle medyası , filmler ve televizyon tarafından, bilgisayar bağlantıları ve hiperlinkleri ve Amerikanın rüyası - dublajlanmamış Amerika'nın tarafından (Pamuk bunu vurguluyor), Ka ve İpek'in hayal ettikleri şekilde ham ve doğrudan bir Amerika tarafından eşlik edilecek. Amerikalılar onların rüya yaşamlarının ve mutluluğun peşinde koşmalarının bir parçası oldukları için gurur duyabilirler.

Bunların hepsine neden sahip olmamalılar? Gerçekte, sadece bu, yazar tarafından yapılan kadın kahramanı özgürlük treninden alıkoyan etkili bir son dakika dalaveresi. Belki de Pamuk bu yolla daha iyi bir hikaye olacağını düşündü, ve eğer öyle düşünmüşse, kim bilir, belki de haklıydı. Belki de ezilmiş aşk hikayeleri kavuşmayla biten aşk hikayelerinden daha dokunaklıdır. Ya da belki de, en iyi hikaye kavuşmayla bittikten sonra biten aşk hikayesidir: belki de okuyucular için, bu her iki dünyanın en iyisine sahip olmanın bir yoludur. Romeo ve Juliet'i düşünün, ya da, bizim zamanımıza ve dünyamıza daha yakın, Silahlara Veda'yı düşünün

Fakat bir hikayenin mantığıyla ve bir tarihin mantığı arasında bir fark var. 21. yüzyılın başında, bizim tarihimiz, edebiyatımızdan daha çıktı. Büyük sayıda insan dünyanın her tarafından kabus gibi olaylardan kaçtılar ve Amerika onlara nefes alacak bir alan verdi. Herhangi bir Cumartesi ya da Pazar öğleden sonrası, Herald Meydanında, Telegraph Caddesinde, alış veriş merkezlerinde, her çeşit Amerikan mekanlarında, Pamuk'un ve benim hiç duymadığımız, coşkulu yeni bir hayatla bebeklerini ultra-modern kaçakçıların çevresinde enayileştiren, İpek ve Ka'ya benzeyen pek çok çift bulabilirsiniz. ( Genellikle onlar farklı renklerdir) Onlara süper bir ad verebiliriz: Modernist Liberalizmi Yaşayanlar.

Aliza Marcus'la geçtiğimiz haftalarda Genç Siviller ofisine yaptığı ziyaret sırasında yapmış olduğumuz söyleşinin metni aşağıda. Marcus geçmiş zamanlarda tutulan ses kayıtlarından dolayı çok zor durumlara düştüğü için bütün konuşma el yazısıyla kayda geçirildi...






(Fotoğraf; Ahmet Turan Han)


“PKK konusunu 1989'dan beri takip ediyorum. 1994'de bölgeye kimse gitmek istemediği için gitmeye karar verdim. O sıralarda Reuters'da çalışıyordum ve diğer arkadaşların eşleri ve çocukları vardı. Onlar gitmek istemiyorlardı, korkuyorlardı çünkü. Türkiye'ye geldiğimde herkes PKK'yı ve Apo'yu konuşuyordu. Zamanla fark ettim ki bu konu hakkında konuşanlar hiçbir şey bilmiyordu.
Cudi Dağı'nda kaldım ve daha sonra Kuzey Irak'da PKK'lılarla görüştüm. Sonra bildiğiniz gibi bana bazı davalar açıldı. Fakat Amerikalı olduğum için ve Reuters'da çalıştığım için pek korkmuyordum. Daha sonra ise yapmak istediğim araştırma ile ilgili bir vakıftan fon buldum ve Berlin'de bir kitap yazmaya başladım. Biliyorsunuz Berlin adeta eski PKK'lıların merkezi gibi.
Başlarda aslında ben de çok fazla şey bilmiyordum. “İnsanlar PKK'yı neden ve nasıl destekledi?” şeklinde aklıma gelen soruları zamanla cevapladım.
Pek çok PKK'lıyla görüştüm. Fakat örgütte olanlar tam olarak konuşamıyorlardı. Çünkü örgüte bağlıydılar. Bu yüzden kitabı yazarken eski röportajlardan da yararlandım. Berlin'deki PKK'lılarla da görüştüm.
Bence PKK şu an en güçlü döneminde, kurumsallaştı ve siyasallaştı. PKK şu an far kediyor ki bu savaşı kazanamaz. Halk savaşılmasını istiyor, çünkü savaş devlete baskı yapıyor. PKK çözümün siyasal olacağını düşünüyor. DTP'ye ağırlık veriyor.
Halk PKK'yı destekliyor. Savaş sınırda oluyor. Şehirlerde bir şey görmüyorsun, insanlar gece vakti sokaklarda dolaşıyorlar. Aslında ortada bir “savaş” yok. Savaş kelimesi basit anlamda kullanılıyor. (Bazıları tarafından) sorunun detayına inilememesi için “savaş” kelimesi kullanılıyor. Şu sıralar her yerde “çözümle” ilgili konuşmalar, yazılar görüyorum. Ama ben çok umutlu değilim. Çünkü nasıl çözüleceğiyle ilgili bir görüş yok. Evet geçmişe nazaran bir ilerleme var ama büyük bir bütünün küçük bir parçasında gerçekleşen bir şey bu. Bu yönden daha lokal. (Tansel Parlak'ın Diyarbakır'da Emine Ayna'ya sorduğu “sizi Müslüm Gürses'e benzetiyorum" sorusuyla ilgili konuşulduktan sonra)
Emine Ayna bana göre çok güzel konuşuyor. Ne istediği belli en azından, radikal olsa da ne istediğini biliyor. Ama üslubu sert tabii.

Kitaba çok düzeysiz eleştiriler yapıldı. PKK'lılar tarafından “hainlerle” görüşüldü dendi. Peki kitap Diyarbakır'da nasıl karşılandı?

Kitap satışı şu an çok iyi Diyarbakır'da. Sanırım PKK bir halk örgütüdür dediğim için bu böyle. Bir gün Apo'ya kitabımı göndermek istiyorum.

Kitap hakkında başka olumsuz tepkiler aldınız mı?

Bir kişi geldi bugüne kadar “kitabınızdan nefret ediyorum dedi. Sonradan öğrendim ki gelen bu adam PKK'lıymış. Bir ara DTP'den biri aradı. Kitabınızı okuyorum ama resmi bir görüş yok dedi.


PKK'lılar neyi eleştiriyor kitapta?

“Hainlerle görüştün” diyorlar. Aslında herkese hain diyorlar. Bunun dışında bir şeye karşı çıkamıyorlar. PKK içinde de yazdıklarımı beğenenler var ama açık açık söyleyemiyorlar. Tek görüş, Tek örgüt hakim PKK'da muhalif görüş olamaz.
Sanırım şu an çözüm için çok iyi bir an. Çünkü halk Apo'yu dinliyor. Apo dese ki “herkes Yunancayı öğrensin” herkes öğrenmeye başlar. Apo önemli bir figür ama Kürtlerin tamamını temsil etmiyor tabii. Murat Karayılan, Apo bence çok önemli. Çünkü Türkiye (Devlet demek istiyor) bu kişilerle konuşursa, bu ikisi çözüm yaratabilirler. Belki de gelecek kuşak böyle olmayacak. PKK parçalanabilir ve çözüm zora girebilir.



Parçalanırsa çözüm daha kolay olmaz mı?

Parçalanırsa radikalleşebilir. Mesela Diyarbakır'da bazen protestolar oluyor. Bunlar kendiliğinden oluyor ve PKK daha sonra gelip bunları kontrol altına almaya çalışıyor. Halk PKK'yı dinliyor. PKK halkı genel olarak bir anlaşma yapmaya ikna edebilir.

Peki bu tek kişiye karşı sevgiyi (Apo kastediliyor) neye bağlıyorsunuz?

Bu zor bir soru doğrusu. PKK içinde Öcalan devamlı olarak birine yer vermedi. Apo devamlı örgüt içinde değişiklikler yaptı. Mesela Öcalan yakalandığı zaman ben şaşırdım. Çünkü öyle şeyler söyledi ki halk utandı. Ama zamanla unutuldu. Zaten şu an Apo'nun ne söylediği pek anlaşılmıyor. Ekolojik toplumla ilgili yazdığı şeyleri okudum ve bir şey anlamadım.

Ben eski bir PKK'liyim. Bence kitap dengede. Daha objektif yazmışsınız piyasadaki diğer kitaplara göre. Aklı başında olan bir Kürt buna tepki göstermez. Ama bence PKK içinde faaliyet gösteren kişilerle de görüşebilirdiniz.

Aslında ben onlarla da görüştüm. Fakat kayıta izin vermiyorlardı, defter yoktu.

Peki duyduğunuz bunca hikaye içerisinde en çok sizi ne etkiledi? Hangi Hikaye?

Bir kadın vardı mesela Nusaybin'de. 13 yaşında PKK'ya katılmıştı. Bu biraz pişmandı. Onu bulup sordum, “Pişmanmışsın” diye. O dedi ki, “Benim hayatımı bilseydin, baban beni okula göndermek istemedi. 15-16 yaşında evlendireceklerdi. En azından daha serbest oldum. Kendi kendimi yetiştirdim.” Bazı genç kızlar için PKK özgürlük alanı...
Aslında başka bir adamdan daha etkilendim. Örgütün içerisinde nasıl bir infaz sistemi var onu anlattı. Çok şaşırdım. Dağda karar alınmış. “Karasu” diye biri infaz edilecekmiş. Fakat başka biri infaz edilmiş, Karasu ortada dolanıyormuş. Bunu anlatan adam sonra güldü. Çok şaşırdım gülmesine ama zamanla ben de alıştım. Yani dağda adamların böyle ölmesi çok kolay ve olağan.

Emirleri kim veriyordu, Öcalan mı?

1995'ten önce sadece Öcalan'dan emir alınırdı infazlar için. Muhalif olmak, şüpheli olmak, cinsel ilişki, aşk infaz sebebiydi. 1995'ten sonra infazlar azaldı. Aslında bu katı uygulamalar anlaşılır. Mesela dağdan biri kaçarsa her şeyi askerlere söyleyecek. Kampın yerini her şeyi. Sonra da askerler oraları bulacaklar. Bu yüzden sertler, her örgüt böyle ama PKK biraz daha sert.
DTP şu an PKK çok yakın. PKK legal oluşuma ağırlık veriyor. Ama Kürtler PKK'yı (Devlete) bir baskı unsuru olarak istiyor.

PKK ile ordu arasındaki ilişki yani Ordu'nun PKK'ya göz yumması, mesela “dağda yanımızda PKK'lılar geziniyordu, komutan emir vermediği için vurmuyorduk” gibi söylentiler yayılıyor. Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Öyle bir şey duymadım. Zannetmiyorum.

Peki PKK ile Türkiye anlaştı. Ama Suriye'de Kürtler vatandaş bile değil. Onlar ne olacak, nasıl ikna edilecek ?

Bence oradakiler Irak Kürdistanı'na geçebilirler.

Mesela Bahoz Erdal Suriyeli bir katil olarak zihinlerde mahkum edilmiş. Bu adam nasıl ikna edilecek çözüm sürecinde?

Irak Kürdistanı'nda kalabilir. Nasıl bir af olacağı belli değil ama bu adamlar kahraman olarak görülecekler. Belki bazıları DTP içinde yer alacaklar.


Emine Ayna Diyarbakır'da “Ermenilerin Ermenistan'ı, Rumların Yunanistan'ı var, bize sahip çıkacak kimse yok” dedi. Kuzey Irak'taki devlet de onları tatmin etmeyecek. Sizce devlet istiyorlar mı şu an?

Türkiye'deki Kürtler otonomi istiyor. Mesela o açıdan kimse Irak Kürdistanı'na gitmiyor. Orayı sahiplenmiyorlar. Onlara göre Irak Kürdistan'ı herhangi bir bölge gibi. Sadece Memurlar, insanlar falan Kürtçe konuşuyor onlara göre. Diğer her şey aynı.
Ben otonomiye inanıyorum. Yerel bir meclis olmalı. Yerel Meclis olursa çok farklı sesler olacak. DTP, AKP, CHP olacak.

Peki PKK nasıl hesap verecek? Öldürülen Mühendisler, Öğretmenler, Doktorlar, Korucular var. Ortadan kaldırılan köyler, yakılan araziler, öldürülen hayvanlar var.

Bence iki taraf da hesap verecek. Faili meçhuller falan. PKK bence her şey için hazır.


PKK için talepler mi daha önemli şu an yoksa af mı?

Bence her ikisi de aynı anda olmalı. Biri olur diğeri olmazsa anlamsız. Bence “silahlar bırakılsın, haklar sonra alınır” görüşü başarısız olacak.


DİSK'in hazırladığı anayasa taslağındaki yerel meclisler sizce yeterli olur mu?

Disk'in anayasasındaki yerel meclisler tatmin edici olabilir. Fakat Türkiye genelinde yüz binlerin “barış” için yürüdüğünü göremiyoruz. Mesela TRT Şeş kuruldu kimse “nereden çıktı“ da demedi bunun için. Öyle ki “Öcalan serbest” dense “öyle mi tamam” denilebilir. (Tepkisizlik var anlamında)
Şırnak'taki AKP'lilerle görüştüm. Onlar da mesela TRT Şeş'ten memnun olmadılar. Dediler ki devlet açacağına biz açalım o kanalları, daha iyi olur.

DTP, PKK'yı nasıl siyasallaştırabilir. Şiddet dili nasıl törpülenebilir?

Bence PKK siyasallaştı. Her şey bittikten sonra PKK silah bırakacak. Mesela Ahmet Türk'ün (geçen hafta öldürülen askerlerle ilgili PKK'yı uyaran sözleri) hoş karşılanmadı. Öyle dediler bana. Halk PKK'ya bakıyor bence. Önemli olan Ahmet Türk'ün bunları söyleyebilmiş olması ve söyleyecek olması. Ama PKK silah konusunda hassas.

About this blog

İzleyiciler

Blogger tarafından desteklenmektedir.